Güncel Yazılar
Kum Saati Teorisi İşsizlik
Bir önceki yazımızda, zaman kavramının, yönetenler ve yönetilenler için önemini kısaca anlatmıştık. Bu yazımızda, geri dönüşümü mümkün olmayan, hiç farkında olmadan, bilinçsizce tüketilen zamanın insan hayatını ve ülke ekonomisine getirdiği sosyal ve ekonomik külfeti, daha iyi anlayabilmek açısından, işsizliğin(istihdam),insanların, yaşam eğrileri içinde ki maliyetini basit bir örnekle anlamaya çalışacağız. Yanlış istihdam politikaları yüzünden üretim dışı kalan, işsiz insanların birçoğunun, sosyal siyaset anlamında da üretim faktörlerinin atıl varlıklarını oluşturduğunu, hep birlikte göreceğiz. Mesela; normal şartlarda çalışıp üreten, her birey önce kendisine, dolaylı olarak da ülke ekonomisine katkı sağlamaktadır, bu bilinen bir gerçektir. Günde ortalama yüz lira gelir elde eden bir kişinin bir yılda(365 gün) otuz altı bin beş yüz lira kazanacak demektir. İnsanların yaşam eğrisi içinde, sıfır-yirmi beş yaş çocukluk ve eğitim dönemidir,yirmi beş-altmış beş çalışma dönemidir.altmış beş yaştan, yirmi beş yaşı çıkardığımızda, kırk yıl üretim faktörü olarak varlığını sürdürmektedir,eğer yaşam boyu hiç çalışmamışsa hep tüketici konumunda kalmış demektir. Biz yinede iyimser düşünerek kırk yıl istihdam dışı kaldığı varsayımından hareket edelim, bu bireyin kırk yıllık maliyeti yeni parasal değerle bir milyon dört yüz altmış bin liradır. Ülkemizde reel anlamda on beş milyon işsiz olduğu düşünülürse, bir bireyin maliyeti ile on beş milyon işsizi çarparsak karşımıza korkunç bir rakam olan yaklaşık yirmi iki katrilyon gibi devasa bir maliyet ve ekonomik kayıp ortaya çıkmaktadır. Meseleyi biraz daha ileri götürelim. Bu insanlarımız, yaşam eğrileri içinde hayatlarını bir şekilde devam ettirmektedirler. (eş, dost, akraba veya devlet yardımları) Bu rakamı ikiye katlamak demektir, o da yaklaşık kırk dört katrilyon demektir, bu yardımları yapanlar bu kazançlarından fedakârlık yapmış, kendi kazançlarından üretim dışı kalan bireylere pay tahsis etmiş demektir. Kum saati teorimizin doğruluğu bu basit örnekle bir kez daha test edilmiş olmaktadır. KUM SAATİ TEORİSİNİN SİYASAL YÖNÜ Her yönetim için sıfırdan başlatılan, kum saati, aslında, insanlık için geçmiş zamanların toplamından oluşur demiştik. Şöyle ki; her yönetim, kendisinin yeni olduğu varsayımından hareket eder, oysaki yönetilenler hep aynıdır. Yönetilen halklar o kum saatinin birkaç kez değişimini ve dönüşümünü yaşamışlardır. Yönetenler için yeni olan bu algılama, yönetilenlere de kabul ettirilir. Yönetilenler olayların sadece sonuçlarıyla ilgilenir, geçmiş zaman dilimi içinde ne kazanıp ne kaybettiklerini sorgularlar. İster genel yönetimler olsun, ister yerel yönetimler, iki temel amaçları vardır. Birinci ve önceliklisi, Milletin huzur ve refah içinde yaşamasını sağlamak. İkincisi, kendi iktidarını muhafaza etmektir. Genel anlayış ve amaç budur. İnsanlık için ise tek bir amaç vardır, insanca yaşam hakkıdır. Bu hak yaşam eğrisi içinde, gelişme ve ilerleme mutlu olmak hakkıdır. Bunun içindir ki, siyasal iktidarlar, milletin önceliklerini ve taleplerini bilmek ve sorunlarını çözmek zorundadırlar. Tüm sorunların temelinde sınırlı olan kıt kaynakların adil paylaşılmaması yatar. Belki de dünya savaşları da bu yüzden olmuştur. Bunun için siyasal iktidarların iktidara geldiklerinde öncelikli görevi adil gelir paylaşımını sağlamak olmalıdır. Diğer bir adı sosyal adalet olan bu husus, milli servet algısının oluşmasında ve korunmasında önem arz eder. Eğer siyasal iktidarlar, bireylere ve milletlere ekonomik ve sosyal getirisi olmayan başka konulara yönelmişlerse iktidarını muhafaza etme gayret ve çabası içine girmiş demektir. Bu tepe noktası kırılma noktasıdır. Gelir paylaşımında olduğu gibi, kamu hizmetlerinin sunumunda da belli kurallar ve standartlar olmalıdır. Bunun içinde yasalar sosyal faydanın eşit ve adaletli paylaşımını sağlar. Yasalar bunun için vardır. Gelir paylaşımı adil değilse sosyal faydanın paylaşımı da adil değildir. Kamusal mal ve hizmet sunumunda toplumsal fayda ön plandadır. Çünkü bu kaynağın sahibi milletin kendisidir. Elbette ki bireylerin ve toplumların talepleri mutlak sınırsız değildir. Bu sınırlayıcılar bazen hukuk kurallarıyla, bazen de gelenek ve göreneklere baglıdır. Mesela seçme ve seçilme yaşı seçimlerin süresi ve zamanı yasal sınırlamadır. Bu kurala herkes uymak zorundadır. Anayasamıza göre Ülkemiz demokratik ve sosyal bir hukuk devletidir. Demokratik hukuk devletlerinde toplumlar, bazen bireysel haklarını direkt kullanmazlar. Seçtikleri temsilciler vasıtasıyla bu haklarını yerine getirirler. Buna en güzel örnek, Anayasamıza göre, Yasama, Yürütme, Yargı gösterilebilir. EĞEMENLİK HAKLARIMIZI, parlamentoya, YARGILANMA haklarımızı bağımsız Türk mahkemelerine verilmiştir bu hakların kullanım usul ve esasları yasalarla tespit edilmiştir. Hangi siyasal iktidar gelirse gelsin toplum ona egemenlik haklarını belli bir zaman dilimi içinde sınırlı ve süreli vermektedir, oysaki yargı kurumuna devredilen hak sınırsız ve süresizdir. Demokratik ve hukuk devletlerin hepisin de durum aynıdır. Demek ki; toplumlar egemenlik haklarını yasama ve yürütme erkine sınırlı bir süre için verirlerken, yargıya bu yetki mutlak ve sınırsız ve süresiz verilmektedir.
Bu yazı 22.8.2010 tarihinde eklendi ve 324 kez görüntülendi
Adem Yazır Tüm Hakları Saklıdır